Postayla Gelen Dünya


Carl Sagan’ın Milyarlarca ve Milyarlarca adlı kitabından çok beğendiğimi bir bölümü paylaşmak istiyorum.

Dünya postadan çıktı. Üzerinde ”Dikkat, kırılabilir” damgası vardı. Ambalaja, çatlak bir kadeh resminin yer aldığı bir etiket yapıştırılmıştı. Kırılmış bir kristalin şıngırtısını duymaktan ya da cam parçalarıyla karşılaşmaktan korkarak paketi dikkatle açtım. Ama sapasağlamdı.Onu iki elimle kaldırarak gün ışığına tuttum. Bu, yarıya kadar suyla dolu saydam bir küreydi. Üzerine, göze çarpmayacak bir şekilde 4210 sayısı yapıştırılmıştı. 4210 numaralı dünya. Heralde buna benzer birçok dünya olmalıydı. Onu kutudan çıkan plastik ayaklığın üzerine ihtiyatla yerleştirerek merakla içine baktım.

İçinde yaşam vardı. Bazıları yeşil, ipliksi yosunlarla kaplı dalların oluşturduğu bir ağ ve dalların arasında oynaşıyormuş gibi görünen çoğu pembe altı ya da sekiz minik hayvan görünüyordu. Bunlardan başka suda, okyanuslardaki balıklar kadar çok, yüzlerce çeşit yaratık vardı; ama bunlar benim çıplak gözle göremeyeceğim kadar küçük mikroplardı. Pembe hayvanların, durumuna uygun olarak, gösterişsiz bir çeşit karides olduğu açıkça belliydi. Dikkati hemen üzerlerine çekiyorlardı, çünkü çok meşguldüler. Birkaçı dalların üzerine çıkmış, 10 ayakla ve bir sürü uzantıyı dalgalandırarak yürüyordu. İçlerinden biri, tüm dikkatini ve bacaklarının önemli bir bölümünü, yeşil ipliksi bir yosunla kendine ziyafet çekmeye vermişti. Georgia ve Florida’daki ağaçlar nasıl İspanyol yosunuyla kaplıysa burada da deniz yosunuyla sarılmış olan dalların arasında bazı karidesler sanki başka bir yerde acele işleri varmış gibi gidip geliyorlardı. Biri neredeyse saydam denecek kadar soluk, bir başkası yer yer utanıp kızarmış gibi turuncuydu.

Tabii ki bazı yönlerden bizlerden farklıydılar. İskeletleri vücutlarının dışındaydı, suyu soluyabiliyorlardı ve ağızlarının yanında can sıkıcı bir şekilde bir çeşit anüs yer alıyordu.(Bununla birlikte,temizlikleri ve görünüşleri konusunda çok titizdiler ve fırçamsı tüylerle kaplı uzmanlaşmış bir çift kolları vardı. Arada bir kendilerini sıkıca fırçalıyorlardı.)

Diğer bazı yönlerdense bize benziyorlardı. Bunu fark etmek zordu. Beyinleri, kalpleri, kanları ve gözleri vardı. Onları dalgalanarak suda iten uzantılarının telaşı sanki amaçlarının şaşmaz bir belirtisiydi. Hedeflerine vardıklarında, ağzının tadını bilen birinin dikkati, hassasiyeti ve çabukluğuyla ipliksi yosunları yemeye girişiyorlardı. Ötekilerden daha cüretkar olan ikisi, yosunların üzerinde yüzerek bu dünyanın okyanuslarını dolaşıyor ve çevrelerini telaşsızca gözden geçiriyordu.

Bir süre sonra artık bireyleri ayırt etmeye başlıyoruz. Karideslerden biri kabuk değiştirmeye girişerek, yenisine yer açmak için eski iskeletini bırakıyor. Daha sonra bu saydam kefenimsi şeyi kaskatı bir şekilde bir daldan sallanırken görebiliriz. Eski sahibiyse parlak yeni kabuğu içinde günlük faaliyetine devam etmektedir. Bir başkasının bacaklarından biri yoktur. Acaba diş dişe şiddetli bir dövüş mü olmuştur ve bu kavga çarpıcı bir su güzelinin ilgisini çekmek için mi yapılmıştır?

Belli açılardan bakıldığında suyun üstü bir ayna gibidr ve bir karides kendi yansımasını görebilir. Peki, kendini tanıyabilir mi? Muhtemelen yansımayı sadece bir karides olarak algılar. Başka açılardan bakıldığında, eğik camın kalınlığı içeridekileri büyütür ve böylece ben neye benzediklerini daha iyi görebilirim. Örneğin bıyıkları olduğunu fark ederim. İçlerinden ikisi birbirleriyle yarışarak suyun yüzeyine doğru yüzdükten sonra yüzeydeki basıncı geçemeyerek geriye itilir. Daha sonra sırt üstü bir durumda -sanıyorum biraz korkmuş olarak- yavaşça dibe çökerler. Sanki bu, sıradan, kimseye haber vermeye değmeyecek bir maceraymış gibi kolları rasgele kavuşmuştur. Serinkanlıdırlar.

Eğer ben eğik camdan karidesi rahatlıkla görebiliyorsam, onun da beni ya da en azından -kahverengi ve yeşil hareli kocaman siyah bir disk olarak- gözümü görebileceğini varsayıyorum. Gerçekten de bazen içlerinden birini telaşla yosunları yoklarken izlediğimde sanki donup kalarak bana bakıyormuş gibi geliyor. Onunla göz teması sağlıyoruz. Gördüğünün ne olduğunu düşünüyor acaba?

Yoğun çalışmayla geçen bir iki günden sonra aklıma geliyor ve kristal dünyaya bir göz atıyorum. Hepsi yok olmuş gibi… Kendime kızıyorum. Oysa onları beslemem, vitamin vermem, sularını değiştirmem ya da veterinere götürmem gerekmiyordu. Yapmam gereken sadece, çok fazla ışıkta ve çok uzun süre karanlıkta kalmamalarını ve bulundukları sıcaklığın 5 derece C ile 30 derece C arasında olmasını sağlamaktı (Bunun üzerine çıkarsa sanırım ekosistem değil bir deniz ürünleri çorbası olur). Yoksa dikkatsiz davranarak onların ölümüne mi neden olmuştum? Ama o esnada dalların arkadasından birinin antenini çıkardığını görüyorum ve hepsinin hala sağlam olduğunu anlıyorum. Her ne kadar sadece birer karides de olsalar, bir süre sonra onlar için kaygılanmaya, merak etmeye başlıyorsunuz.

Eğer bunun gibi küçük bir dünyanın sorumluluğu size aitse ve eğer -başlangıçtaki düşünceniz ne olursa olsun- onun sıcaklığından ve ışık düzeyinden vicdani sorumluluk duyuyorsanız, giderek orada yaşayanlar için kaygı duyarsınız. Ama eğer hastalarsa ya da ölüyorlarsa onları kurtarmak için yapabileceğiniz fazla bir şey yok. Bazı yönlerden biz onlarda çok daha güçlüyüz, ama onlar da -suyu solumak gibi- bizim yapamayacağımız şeyleri yapabiliyor.Kendinizi kısıtlanmış, eli kolu bağlanmış hissedersiniz. Onları bu kristal hapishanesinin içine koymanın zalimlik olup olmadığını düşünürsünüz. Ama sonunda en azından balinalardan, petrol sızıntılarından ve kokteyl sosu olmaktan kurtuldukları için teselli bulursunuz.

Hortlağa benzeyen eski kabuklar ile nadiren görülen ölü bir karides gövdesi fazla kalmaz. Öteki karideslere ve bu dünyanın okyanusunda kaynayan mikroorganizmalara yem olurlar. Bu da bize bu yaratıkların tek başına hareket etmediklerini hatırlatır. Birbirlerine ihtiyaçları vardır. Benim onlar için yapamadığım şekilde birbirleriyle ilgilenirler. Karidesler sudan oksijen alır,karbon dioksit verir.Yosunlarsa karbon dioksit alıp oksijen verirler. Yani birbirlerinin atık gazlarını solurlar. Katı atıkların da, bitkiler, hayvanlar ve mikroorganizmalar arasında çevrimi yapılır. Bu küçük cennet bahçesinin sakinleri son derece yakn bir ilişki içindedir.

Karideslerin yaşamı öteki canlılara göre çok daha narindir ve risk altındadır.Yosunlar karidesler olmadan,karideslerin yosunun yokluğunda yaşadığından çok daha uzun yaşarlar. Karidesler yosunları yer, ama yosunlar başlıca ışıkla beslenir. Zaman geçtikçe -bugün hala neden olduğunu bilemiyorum – karidesler birer birer ölmeye başladı. Sonunda tek kalan da, suratsız bir şekilde bir yosun dalını kemirirken öldü. Sanıyorum bu kısmen, hepsini biraz tanımış olduğum içindi. Ancak kısmen de onların dünyasıyla bizimki arasında olası bir paralellikten korktuğum için yastaydım.

Akvaryumdan farklı olarak bu küçük dünya kapalı bir ekolojik sistem oluşturuyordu. Işıktan başka hiçbir şey -ne gıda ne su ne de besleyici maddeler- içeri girmiyordu. Her şeyin bir çevrimle yeniden kazanılması gerekiyordu. Tıpkı Dünya gibi… Kendi büyük dünyamızda bizler de – bitkiler, hayvanlar ve mikroorganizmalar- birbirimizin sırtından yaşar, birbirimizin atıklarını solur ve yer, birbirimize bağımlı yaşarız. Bizim dünyamızda da yaşamın enerjisi ışıktır. Güneş’ten gelen ışık saydam havadan geçerek bitkiler tarafından işlenir ve onlara karbon dioksitle suyu birleştirerek karbonhidratlar ve başka besinler üretme gücü verir, bu da hayvanların temel besinlerini sağlar.

Bizim büyük dünyamız da tıpkı bu küçük dünyaya, bizler de karidese benzeriz. Ama arada en azından bir önemli fark vardır: Karidesten farklı olarak biz çevremizi değiştirebiliriz. Benzer bir kristal kürenin dikkatsiz bir sahibinin karidese yapabileceklerini bizler kendimizi yapabiliriz. Eğer dikkatli olmazsak, atmosferdeki sera etkisiyle gezegenimizi ısıtabilir ya da bir nükleer savaşın veya büyük bir petrol kuyusu yangınının sonucunda (ya da bir göktaşı ve kuyrukluyıldızın çarpmasının tehlikesini göz ardı ederek) soğutup karartabiliriz. Asit yağmurları, ozon tabakasının incelenmesi, kimyasal kirlenme, radyoaktivite, tropikal ormanların yok edilmesi ve çevreye karşı daha pek çok saldırıyla küçük dünyamızı pek anlamadığımız yönlere doğru itip kakıyoruz. Hedef aldığımız gelişmiş uygarlık, Dünya’da yaşamın var olduğu dört milyar yıllık zaman içinde binbir zahmetle oluşan hassas ekolojik dengeyi değiştiriyor olabilir.

Karides gibi kabukluların yeryüzündeki varlığı insanlardan, primatlardan ve hatta memelilerden çok daha eskidir. Su yosunlarının ortaya çıkışı hayvanlardan çok önceye, 3 milyar yıl öncesine dayanır. Bu da Dünya’da yaşamın başladığı zamana oldukça yakındır. Bitkiler, hayvanlar ve mikroplar çok uzun zamandır birlikte çalışmaktadır.Benim kristal küremdeki organizmaların düzeni de bildiğimiz bütün kültürel yapılardan çok daha eskidir. İşbirliği yapma eğilimi evrim sürecinden zahmetle çıkarılmış bir derstir. İşbirliği yapmayan, birbirleriyle ortaklaşa hareket etmeyen organizmalar yok olmuştur. İşbirliği, yaşamda kalanların genlerine yazılmıştır. İşbirliği yapmak doğalarının gereği, var oluşlarının anahtarıdır.

Oysa biz insanlar yeniyiz; Dünya’ya sadece birkaç milyon yıl önce geldik. Şimdiki teknik uygarlığımız birkaç yüz yaşında. Yakın geçmişte türler arası (hatta kendi türümüz içinde bile) istemli işbirliği deneyimimiz fazla olmadı. Kısa erimli hareket etmeye çok düşkünüz ve uzun erimi pek düşünmeyiz. Tüm gezegenimizi kapsayan kapalı ekolojik sistemi kavrayacak kadar akıllı olabileceğimizin ya da davranışımızı bu kavrayışa uygun hale getirebileceğimizin hiçbir güvencesi yok.

Gezegenimiz bölünmez bir bütün oluşturuyor. Bizler Kuzey Amerika’da, Brezilya yağmur ormanlarında oluşan oksijeni soluruz. Amerika Birleşik Devletleri’nin orta batısındaki, çevre kirliliği yaratan sanayi tesislerinin yol açtığı asit yağmurları Kanada’nın ormanlarını tahrip eder. Ukrayna’daki bir nükleer kazanın radyoaktif serpintisi Lapland’ın ekonomisini ve kültürünü tehlikeye atar. Çin’de yakılan kömür Arjantin’de havayı ısıtır. Newfoundlan’daki bir klimanın bıraktığı kloroflürokarbon gazları Yeni Zelanda’da deri kanserine yol açar. Hastalar gezegenin en uzak noktalarına hızla yayılır ve ortadan kaldırılmaları için küresel çapta tıbbi çaba gerekir. Ve tabii, nükleer savaş ve göktaşı çarpması tehlikeleri herkesi tehdit etmektedir. İstesek de istemesek de biz insanların birbirimizle ve Dünya’daki öteki hayvanlar ve bitkilerle bağları vardır. Yaşamlarımız iç içe geçmiş durumda.

Eğer biz, teknolojinin egemen olduğu dünyamızda nasıl güvenli ve dengeli bir ekosistem oluşturacağımızı içgüdüsel olarak bilmiyorsak, o zaman bunu araştırıp bulmak zorundayız. Daha fazla bilimsel araştırmaya ve teknoloji alanında daha ölçülü davranmaya ihtiyacımız var. Gökyüzünde bir Ekosistem Koruyucusu’nun yardımımıza koşarak çevreyle ilgili hatalarımızı düzelteceğini ummak sanırım doğru değil. Bu bizim işimiz.

Bu iş imkansız denecek kadar zor olmamalı. Akıllarını küçümsediğimiz kuşlar yuvanın bozulmaması gerektiğini bilir. Tüy parçası kadar beyni olan karidesler ne yapacaklarını bilir. Yosunlar ve tek hücreli mikroorganizmalar da bilir. Artık bizim de bilme zamanımız gelmiştir.

One thought on “Postayla Gelen Dünya

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s